Yürüyün, Gidelim...
17 Nisan 2009 , Cuma
Bir yerin, coğrafyanın algısı uzun uzadıya yürüdüğünüzde nasıl da değişiyor. Adımlarınız adımlarınıza eklendikçe yürüdüğünüz toprak, kent parçası önünüze açılıyor. Hareketinizle biçimleniyor sanki. Farkına varılır, bedeninizin bütününde hissedilir oluyor. Hoş bir duygu yürümeninki.
Alışıp gittiğiniz yerleri yeni bir bakışla tazelemenin de güzel bir bahanesi.
Yabancı konuklarım var diyelim, nereleri gösterirdim onlara, diye düşünerek bir parkur oluşturmak, sonra da “yabancı konuk” yerine kendinizi gezdirmek iyi bir egzersiz. Hem bacaklar hem de ruh için!
Mesela..
Taksim’den Haliç’in karşı kıyısına
Taksim’den başlıyorsunuz. Olabildiğince erken bir saatte ki İstiklal Caddesini Kızıldeniz’i aşan Musa kadar mucizelere gereksinmeden, şöyle keyfine, bin bir ayrıntısının tadına vararak geçebilin. Gözünüz kah Pera tarihine karışmış cephe güzelliklerinde kah aralarından geçtiğiniz insan manzaralarında.
Dilerseniz Tünel’e atlayıp isterseniz de Yüksekkaldırım’dan yürümeye devam edip köprüye çıkıyorsunuz. Hava ve ışık sizden yanaysa balık tutanların misinalarından, sulardan, teknelerden yansıyan parıltıların sarhoş ediciliğinde hâlâ eşsiz benzersiz bir Altın Boynuz perspektifi sizin!
Mısır Çarşısı’nın yanından geçip (dala da bilirsiniz, enerji sizin) Rüstem Paşa Cami’nde şöyle bir soluklanıyorsunuz. Gözünüz, demin geride bıraktığınız sağlı sollu, daracık yollu bin bir dükkanın bin bir rengi, biçimiyle dolmuş taşmış.
Süleymaniye ve çevresi
Süleymaniye’ye çıkan dimdik yola vuruyorsunuz.
Sinan’ın kent tepelerinden birine (tepelerin de tepesine belki?) attığı bu görkemli nişana hak ettiği vakti hiç esirgemeden veriyorsunuz. İçinden, dışından, türbeleriyle bahçesi ve etrafından sindire sindire “yaşıyorsunuz” onu.
Eh, epey yürüdünüz, iyi bir mola hakkınızdır artık. Külliyenin içindeki Darülziyafe, güzel bir seçenek. Tonozlu taş yapının geçmiş kokulu, ferah mekanında bir kahve ya da yemek arasından önce, avludaki kaç yüzyıllık çınara bir dokunun, çılgın gününüzdeyseniz girin içine hatta, küçük bir çığlık koyverin. Bir vaktin Şamanları gibi, can katın canına..
Daha kanaatkâr bir yeme faslı için Kurufasulyeci Kanaat Lokantası da düşünülebilir tabii.
Tamamlanan çember: Beyazıt Meydanından Geriye
Külliyenin yanından İstanbul Üniversitesi boyunca yürüyüp Beyazıt Meydanına çıkıyorsunuz. “Meydan gibi meydan!” duygusunun sunduğu açıklığı, sıkışık kent içinde özlediğiniz boşluğu depolayın içinize, dönüşte ihtiyacınız nasılsa olacak..
Sahaflıkla ilgisi kalmamış çarşıyı geçip gidebilirsiniz, asıl Çarşı’ya dalıyorsunuz oradan.
Belki Mahmutpaşa’dan, şehrin yabancılaşmış bir başka yüzü boyu Sirkeci-Eminönü’ne iniyor, köprüyü gerisin geri geçip şimdi artık herhalde Tünel ile İstiklal Caddesine çıkarak Taksim’e, başladığınız yere dönüyorsunuz. Uzun yürüyüşlerde ring yapmayı kimileri sever (güzel bir önce-sonra karşılaştırmasıdır bu çünkü, gittiğiniz yeri dönüşünüzde farklı algılarsınız), kimileri de “doğrusal” yürüyüşlerden yanadır. Siz hangi tipseniz, ona göre.
Konuğunuza “Nasıldı?” dediğinizde aldığınız karşılığın koskoca bir gülümseme olması dileğiyle..
Paylaş
Paylaş
![]() |
Arkadaşına Gönder |
![]() |
Arşivime Ekle |





